• Kuran Haşa Bulmaca Kitabı Değildir

    Allah Katında din tekdir ve İslam’ dır. Kuran dışında gönderilen diğer Kitaplar, zaman içinde tahrif edilip özünden uzaklaştırıldığı için, Allah son olarak Kuran’ ı indirmiştir. Kuran kıyamete kadar Allah’ ın koruması altındadır ve asla tahrif olmayacaktır. Ancak unutmamak gerekir ki şeytanın, Allah’ ın adı ile aldatma özelliği vardır. Şeytan, Kuran tahrif edilemediği için, insanları Kuran’ ın aslından uzaklaştıracak yöntemler geliştirmiştir. Örneğin, hiç bir Kurani dayanağı olmağı halde ‘ ‘ Kuran’ ı sen anlayamazsın, ancak alimler anlar. Sen onların kitaplarını oku’ ‘ telkinini vermiştir. Ya da baş örtüsüz ve abdestsiz Kuran okunmaz telkini ile insanları Kuran’ dan uzaklaştıracak her fırsatı değerlendirmiştir.

    Oysa bu telkinlerin hiç bir Kuran’ i dayanağı yoktur. Kuran’ da Allah onlarca ayette Kuran’ ın apaçık, kolay anlaşılır ve noksansız olduğunu bildirir. Bir ayette Andolsun, bu Kur’ an’ da HER ÖRNEKTEN insanlar için ÇEŞİTLİ AÇIKLAMALARDA bulunduk.’ ‘ (İsra Suresi, 89) buyurulur. Diğer ayette, ‘ ‘ Bunlar, APAÇIK olan Kitab’ ın ayetleridir.’ ‘ (Şuara Suresi, 2), ‘ ‘ APAÇIK Kitab’ a andolsun’ ‘ (Duhan Suresi, 2) denir. Allah Kuran’ da her örneğin verildiği ve apaçık olduğu konusunda yemin eder. ‘ ‘ Biz kitapta hiçbir şeyi NOKSAN BIRAKMADIK ‘ ‘ (En’ am Suresi, 38) buyurur. Allah, Kuran apaçık ve noksansız diye and verirken, insanların ‘ ‘ tamam noksansız -ama- şu şu konular Kuran’ da yazmaz’ ‘ demesi üst düzey bir samimiyetsizlik ve şirk olur. Allah’ a haşa dinini öğretmekten hiç bir farkı yoktur bu yapılanın.

    Allah dinlerini fırkalara ayıranlardan bahseder. Bunu yapanların müşrik olduğunu bildirir. Her bir grubun, Allah’ ın Kitabı dışında uyacak bir sistem geliştirip, kendi ellerindeki ile övündüklerinden ve buna da gereği gibi uymadıklarından bahseder. ‘ ‘ (O müşrikler ki,) Kendi dinlerini fırkalara ayırmış ve kendileri de parça parça olmuşlardır; ki her grup kendi elindekiyle övünüp sevinç duymaktadır.’ ‘ (Rum Suresi, 32)

    Mesela müzik haram derler ama dinlerler. Kadınlarla bir arada olmak haram derler ama her gün otobüste, bankada, iş yerinde kadınlarla bir arada olurlar. Savunmaları da şudur: ‘ ‘ Biz haram olduğunu biliyoruz ama hayat şartları yüzünden yapamıyoruz. En azından inkar etmiyoruz.’ ‘ Bu kişilere, bu hükümleri hangi ayetten öğrendiniz diye sorduğunuzda, ya Kuran’ dan haşa bulmaca çözer gibi hüküm çıkarmaya çalışırlar, ya da ‘ ‘ Kuran’ da haşa her şey yazmaz, hadislere ve mezheplere bakmalıyız’ ‘ derler.

    Kuran’ da her şey yazar. Ve Allah hükümleri ima ile bildirmez. Farz hükümler, haramlar çok açık ve nettir. Farz hükümlerin ima ile anlatıldığını iddia etmek Allah’ a iftira atmak olur. Böyle bir sistem Allah’ ın adaletine uymaz. Farz hüküm için mutlaka muhkem ayet gerekir.

    Bağnaz sistem öyle Kuran dışı bir din anlayışı oluşturmuş ki; zorluk üstüne zorluk yüklemişler insanlara. Zincirlerle ağırlıklar getirmişler. İnsanlar bu yüklerin altında ezilmiş ve bu bağnaz sistemin geleneksel din anlayışını yaşayamayacağını anlayınca da İslam’ ı sözde inkar etmemiş, ama ‘ ‘ ben bu kadar yapabiliyorum, Allah nasılsa affeder, benim kalbim temiz’ ‘ gibi samimiyetsiz bir üsluba bürünmüşler. Oysa din pırıl pırıl, aydınlık ve kolaylıktır. İnsanların üzerlerindeki zincirleri yıkan bir sistemdir. Allah Resullerin, elçilerin, geldikleri toplumda yaşayan insanların üzerlerindeki ağırlık ve zincirleri indirdiğini bildirir. ‘ ‘ onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor.’ ‘ (Araf Suresi, 157)

    Adettullah değişmez. Her dönem, her toplumda yaşanacak olan olaylar birbirinin aynıdır. Daima şeytan ve fırkası dini zorlaştırıp eklemeler yapacak, ardından da dini özüne döndürecek olan elçiler gelecektir. İnsanların din diye yaşadıkları bu bidatları elçi bir bir kaldırınca da sapkınlık ve dini değiştirmekle suçlanacaklardır. ‘ ‘ Kavminin önde gelenleri: “Gerçekte biz seni açıkça bir ‘ şaşırmışlık ve sapmışlık’ içinde görüyoruz” dediler.’ ‘ (Araf Suresi, 60)

    Allah, ‘ ‘ (Bir bid’ at olarak) Türettikleri ruhbanlığı ise, Biz onlara yazmadık (emretmedik). Ancak Allah’ ın rızasını aramak için (türettiler) ama buna da gerektiği gibi uymadılar…’ ‘ (Hadid Suresi, 27) buyurur. Bu ayet üzerinde düşünmek gerekir. Bakın Allah, bir bid’ at olarak türettikleri ruhbanlığı – yani zenginlik müslümana yakışmaz, kadehte içmek haramdır, müzik dinlemek, dans etmek haramdır, güzel giyinmek haramdır – gibi konuları biz onlara emretmedik diyor. Ancak onlar, Allah’ ın rızasını aramak için bunları türettiler diyor. Ama bu türettiklerine de gereği gibi uymadılar diyor. Yani bunu yapanlar müzik haram deyip dinliyor, zenginlik müslümana yakışmaz deyip ama en pahalı arabayı alıyor… gibi.

    Allah mescidlere Allah’ ı anmaya giderken en güzel giysilerin giyilmesini, ziynetlerin takılmasını emrediyor. Allah küfür için ‘ ‘ az gülsünler, çok ağlasınlar.’ ‘ (Tevbe Suresi, 82) diyor. Yani hüznü, ağlamayı, neşesizliği müslümana değil, küfre yakıştırıyor. Allah neşe ile anılır hüzünle değil. Allah’ ı anarken hüzün, durgunluk, karamsarlık ve neşesiz bir ortam varsa, o ortam Rahmani değil, şeytani demektir.

    Kuran okurken başı örtmek ya da abdest almak gerektiğini bildiren bir ayet de yoktur. Herkes aklına geldiği her an Kuran’ ı eline alıp anladığı dilde okumalıdır. Çünkü Allah yüzlerce ayette, üzerinde düşünmemizi emreder. Arapça okumak nur ala nurdur. Ancak anlamadığınız bir dilde okuduğunuzda Allah’ ın ‘ ‘ düşünün’ ‘ emrine itaat etmiş olmazsınız. Kuran’ dan herkes tek başına fert olarak sorumludur. Allah içten yönelen, samimi olarak okuyan kişilerin öğüt alacağını bildirir. Ahirette Allah bizleri yalnız ve sadece Kuran’ dan soracaktır. Başka kaynaktan değil. Bu nedenle farz hüküm sadece Kuran’ dan öğrenilir, hadis ya da mezheplerden değil.

    Ona (Kuran’ a) , temizlenip-ARINMIŞ olanlardan başkası dokunamaz. (Vakıa Suresi, 79) ayetini örnek göstererek, Kuran okumadan önce abdest almak gerektiğini iddia etmek, haşa Kuran’ dan, bulmaca çözer gibi hüküm çıkarmak manasına gelir. Burada bahsedilen, manevi arınmadır. Maide suresi 6′ da geçen abdestle uzaktan yakından alakası yoktur. Onların mallarından sadaka al, bununla onları temizlemiş, ARINMIŞ olursun… (Tevbe Suresi, 103) Tıpkı bu ayette sadaka verildiğinde abdest almış sayılmadığınız gibi.

    Bağnazlar kan abdesti bozar demişler ve kadınları, ömürlerinin yaklaşık 12 yılı Kuran ve namazdan uzaklaştırmışlardır. Sonra da kadınların aklı ve dini yarım demişlerdir. 12 yıl namaz ve Kuran’ dan uzak kalan kişinin omurgası çökmüş demektir. Şeytana karşı tek koruması olan namaz ve Kuran 12 yıl kişinin hayatından çıkmışsa, o kişi şeytanın her telkinine açık ve savunmasız hale gelir. Oysa Kuran’ da kan abdesti bozar ya da kan pisliktir ve bu şekilde namaz kılınamaz diye bir hüküm yoktur. Eğer öyle olsa sahabeler savaş zamanı kan revan içinde namaz kılmazlardı.

    Maide suresi 6. ayette abdesti, kadınlara yaklaşmak ve tuvalete gitmek bozar denir. Abdestle ilgili 500 sayfa kitap yazarlar. Oysa Maide suresi 6′ yı okumak kafidir. Dini bu kadar zorlaştırmak insafsızlıktır ve Allah bunun hesabını elbette soracaktır.

    Gelenekler din olmaz! Atalardan, dedelerden gelen öğretiler din olmaz! Din Kuran’ dır. Hükümler sadece Kuran’ dan öğrenilir. Allah peygamberimize ‘ ‘ Yalnızca sana vahy ettiğime, Kuran’ a uy’ ‘ buyurur. Peygamberimiz de “Benim onu (Kuran’ ı) kendi nefsimin bir öngörmesi olarak değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, yalnızca bana vahyolunana uyarım.” (Yunus Suresi, 15) der.

    Allah tek hüküm koyucunun Kendisi olduğunu bildirir. Ve Allah’ tan başka hakem, yani hüküm koyucu aranmasını da kınar. ‘ ‘ Allah’ tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa O, size kitabı açıklanmış olarak indirmiştir.’ ‘ (En’ am Suresi, 114) Farz hükümleri Allah belirler, peygamber de ekleme ve çıkarma yapmadan aynen tebliğ eder. Peygamberin hadisleri Kuran’ la tam mutabıktır. Şayet Kuran’ da karşılığı yoksa ya da ayetle çelişiyorsa, o söz peygamberimize ait değildir.

    Haşa bulmaca çözer gibi Kuran’ dan farz hüküm çıkarılmaya çalışıldığında ortaya 4 mezhep çıkar. 4 mezhepte de helal ve haramlar farklıdır. Kuran’ da ise bambaşkadır. Ahir zamanda Hz. Mehdi as dini özüne döndürecek ve mezhepleri ortadan kaldıracaktır. Din, peygamberimiz dönemindeki gibi Kuran’ a uygun yaşanacaktır.

    “Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur’ an’ ı terk edilmiş (bir Kitap) olarak bıraktılar.” (Furkan Suresi, 30) Peygamberimizin Allah’ a olan şikayetini aklımızdan çıkarmayalım ve şeytanın oyununu bozup Kuran’ ı hayatımıza sokalım. Evimizin her odasında, çantamızda, telefonumuzda bulunan Kuran mealini her gün, her fırsatta okuyalım. Tekrar hatırlatmak istiyorum; Ve şüphesiz o (Kur’ an), senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan) sorulacaksınız. (Zuhruf Suresi, 44)

    kutan,kitap,dinisohbet,Farz hükümleri ,mescidler,dini sohbet, Kuran dışı bir din anlayışı,Kuran ve kıyamet

p_ayrac
  • 1 kez görüntülendi
  • Yorum Yok
Henüz yorum yapılmamış.
  • Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de buyuruyor ki:
    “(Rasulüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.” (Zümer, 9)
    Bir başka ayet-i kerimede de şöyle buyuruyor:
    “Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorun.” (Enbiya, 7)
    Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. de şöyle buyurmuştur:
    “Alimlerin yeryüzündeki misali gökteki yıldızlar gibidir. Nitekim karada ve denizde onlar sayesinde karanlıklarda yol bulunur. Yıldızlar sönünce yol bulmuş olanlar neredeyse kaybolur.” (Ahmed b. Hanbel)
    İnsanlık tarihi boyunca, Cenab-ı Mevlâ’nın işaret buyurduğu yoldan sapmış bütün topluluklar, peygamberlerinin ve ilmiyle âmil zikir ehli alimlerinin gösterdiği yoldan sapanlardır.
    Burada “ilmiyle âmil ve zikir ehli alim” ayrımına özellikle dikkat etmek gerekir. Çünkü sahibi olduğu ilmin değil de arzularının yoluna gidenler, zamanla kendi yollarını ilim gibi gösterme gayretine girmişlerdir. Müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de geçmiş kavimleri yoldan çıkaran böyle alimlerden sıkça bahsedilir. Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’in de kendi ümmetini uyardığı tehlikeden biri şöyledir:
    “Allah, ilmi kullarından çekip çıkartarak değil, alimleri almak suretiyle kaldıracaktır. Nihayet alim kalmayınca, halk birtakım cahil alimleri (görünürde alim olsa da gerçekte cahil kişileri) kendilerine lider edinir. Bunlara bir takım sorular sorulur, onlar da ilimleri olmadığı halde fetva verirler. Böylece hem kendileri sapkınlığa düşerler hem de halkı düşürürler.” (Buharî; Müslim; İbn Mâce; Ahmed b. Hanbel)
    Alimlerimizin ve Allah dostlarının hayatlarına baktığımızda, ilme ve alimlere karşı nasıl hürmet gösterilmesi gerektiğini ve onların ilminden nasıl faydalanılacağını öğreniyoruz. Şeyh Alaeddin Haznevî k.s. hazretleri anlatıyor:
    “Ahmed Haznevî k.s. edep ve erkâna son derece dikkat ederdi. Edeplerde bir eksiklik görse keyfi kaçardı. Alimleri toplar, onlara kızarak, ‘İnsanlarda ortaya çıkan bütün bid’at ve eksikliklerin sebebi sizlersiniz! Çünkü sizler insanlara edepleri öğretmiyorsunuz. Cahiller bu konuda mazurdurlar.’ derdi.”
    Anlıyoruz ki alimlerin üzerinde öğretme sorumluluğu vardır. Nitekim Yunus Emre k.s. bu sorumluluğun şuurunda bir tavırla şöyle demiştir:
    “Behey Yunus sana söyleme derler Ya ben öleyim mi söylemeyince!”
    Alimlerimizden Ebubekir Âcurrî rh.a. de bir alimin çevresi için tesirini “Ahlâku’l-Ulemâ” adlı eserinde şöyle anlatmıştır:
    “Alim, iman edenlerle sohbetini ilimle yapmalı, onların meclisine ilimle katılmalıdır. Kendisiyle sohbet eden fayda görmeli, meclisine katılanlara güzel davranmalıdır. Bilene karşı nazik davranmalı, hata edene kabalık yapmamalı, yaptıklarıyla arkadaşını sıkıntıya sokmamalı, iyilik öğretene karşı sabırlı olmalı, öğrencisi ile ünsiyet etmeli, meclisler kendisiyle sevinmeli ve hayır kazanmalıdır. Meclisine katılanları Kur’an ve Sünnet edepleriyle terbiye etmelidir. Bir musibete uğradığında kendisi için en güzel terbiyeci Kur’an ve Sünnet olmalıdır. Üzüldüğünde ilimle üzülmeli, ağladığında ilimle ağlamalı, ilimle iştiyak duymalı, ilimle temizlik yapmalı, ilimle namaz kılmalı, ilimle zekât vermeli, ilimle sadaka vermeli, ilimle oruç tutmalı, ilimle hac yapmalı, ilimle cihad yapmalı, ilimle kazanmalı, infakta bulunurken ve işlerde genişlik gösterirken ilimle yapmalı ve dar zamanlarda ilimle hareket etmelidir. Nitekim Kur’an ve Sünnet onu böyle terbiye eder.”
    Ebubekir Âcurrî hazretleri alimin ilmiyle hareket etmesi gerektiğini böyle anlattıktan sonra halk için alimin gerekliliğini şu temsille anlatmıştır:
    “Karanlık bir gecede, üzerinde pek çok belanın bulunduğu ve insanların oradan geçmeye mecbur olduğu bir yolu düşünün. O yolda bir ışık bulunmazsa mutlaka ne yapacağını bilmez halde kalırlar. Fakat Allah, selametle geçmeleri için onlara o yolda aydınlatıcı kandiller koymuştur. İnsan grupları, geçmek zorunda oldukları bu yol üzerinde yürürlerken birden kandillerin sönüverdiğini, karanlıkta kaldıklarını düşünün! İşte, alimlerin insanlar arasındaki durumu bu kandiller gibidir. İnsanların çoğu farzların nasıl eda edileceğini, haramlardan nasıl sakınılacağını ve Allah’a kulluk etmeyenler arasında nasıl kulluk edileceğini ancak alimlerle bilirler. Alimler öldüğü zaman insanlar ortada kalıverir, ilim kaybolur ve cehalet ortaya çıkar. Şüphesiz biz Allah içiniz ve hepimiz O’na dönücüyüz. Bu, müslümanlar için ne büyük bir musibettir!”
    İlmiyle amel eden alim, içinde yaşadığı topluluk, mahalle, şehir ve insanlar için ışık gibidir. Nitekim yukarıdaki kandil benzetmesinin bir benzerini Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’in şu hadis-i şerifinde de görürüz:
    “Kim Kur’an okur ve içindekilerle amel ederse, ana babasına kıyamet gününde bir taç giydirilir. Bu tacın ışığı, güneşin dünyada herhangi bir evde bulunduğu takdirde vereceği ışıktan daha güzeldir. Öyleyse Kur’an’la bizzat amel edenin ışığı nasıl olacak düşünebiliyor musunuz?” (Ebu Davud; Hakim)
    Son asırda yaşamış sâdât-ı kiramdan Seyyid Abdülhakim el-Hüseynî k.s. şöyle buyurmuştur: “Eskiden insanların ekseriyeti Allah yolundaydılar. Allah yolundan gidenler Peygamber’in gösterdiğine aykırı hareket etmezlerdi. Alimleri bozulmamış alimlerdi. Alimler çoktu, Allah dostları da çoktu. Her bölgede samimi olarak Allah için çalışan, niyetleri sağlam, maksatları Allah olan, dünya peşinde koşmayan, Allah Tealâ’dan başkasıyla ilgisi olmayan zatlar vardı. Dünya böyle mübarek zatlarla doluydu. Onların yanlarına gelen, içlerine karışan kimseler de Allah’a kavuşurlardı. Mesela Muhammed Diyauddin k.s. gece gündüz devamlı olarak Allah’tan bahsederek sohbet ederdi.”
    Alimlerimize büyük görev düşüyor. Çünkü mücella dinimiz İslâm’ı, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat üzere öğretmeleri, anlatmaları, tahrife karşı muhafaza etmeleri gerekir. Aynı şekilde insanların da, alimlerin kıymetini bilmesi ve bu kandillerin ışığında bir hayat sürmeye gayret etmesi gerekiyor.
    Rabbimizin tevfik ve inayetiyle…

    kuran,Yolumuzun Işığı,Fahr-i Kâinat,Kur’an-ı Kerim,zikir ,Alimlerimiz ve Allah dostları

p_ayrac
  • 0 kez görüntülendi
  • Yorum Yok
Henüz yorum yapılmamış.
  • Kur’ân Bize Kafidir Diyerek İbadeti Terk Edenler
    Sözünü edeceğimiz kişiler Kur’ân’a iman eden ancak tuttukları yol ile İslâm’ın yaşanmasına, hayata mal olmasına bilmeden de olsa zarar veren bir Gruptur

    Her menfi hareketin arkasında bir ecnebi parmağı aramak herkesin hemen aklına gelen öncelikli şık.

    Ama, sözünü edeceğimiz kimseler ecnebilere alet olmaktan çok, onları bilmeyerek sevindiren cinsten.

    Şöyle ki, ülkemizde Kur’ân hakikatlerine gönülden bağlı, İslâm ahlâkını benimsemiş, ibadetlerini aksatmadan yerine getiren büyük bir gençlik kesimi var.

    Bunların sayılarının her geçen gün biraz daha artması, bütün düşmanlarımızı derinden düşündürüyor.

    Bu yıkıcı güçler, gençliğin İslâm’la tanışmasına engel olmak için özellikle içkiyi, uyuşturucuyu, sefahati, her türlü ahlâk dışı yayınları sürekli teşvik ediyorlar.

    Hedefleri, akıl ve kalplerini şehvet odaklı işleten hayvanî bir gençlik ortaya çıkarmak. Bu vadide hayli yol aldıklarını da teslim etmek durumundayız.

    Ancak, yıkımın kolay, yapmanın zor olduğu dikkate alındığında onları her geçen gün biraz daha ümitsiz eden bir tablonun büyüdüğü ve yükseldiği de bir gerçek.

    İşte yıllar önce, bu düşmanları sevindirecek ve onlara sönük de olsa ümit ışığı olabilecek bir tuhaf akım çıkmıştı ortaya.

    Bunlar bugünlerde yeniden boy gösterme hevesine kapıldıkları için konu üzerinde kısaca durmak istiyoruz.

    Bu Şahıslar diyorlar ki, Kur’ânda her şey vardır, başka bir kaynak aramaya gerek yoktur.

    Bunlar, İslâm’ın temeli olan kelime-i şahadetin her iki kanadına da iman ettiklerini ifade etmekle birlikte, ikinci kanadı, amel konusunda hiç nazara almama gibi tuhaf bir yola girmiş bulunuyorlar.

    Bunun için de, hadis-i şerifleri İslâm’ın ikinci kaynağı olarak kabul etmiyor, her şeyin zaten Kur’ânda bulunduğunu, bunlara gerek olmadığını söylüyorlar.

    Kendilerine diyorsunuz ki, “Kur’ânda namaz emredilmekle birlikte nasıl kılınacağı tafsilatıyla anlatılmamış; hadis-i şerifler ve Allah Resulünün (asm.) uygulamaları olmaksızın nasıl namaz kılacağız?”

    Bu sorunuza, Kur’ânda anlatılandan ne anlıyorsak namazı öylece kılacağız diye cevap veriyorlar.

    Sorularınızı artırıyorsunuz, “Kur’ânda beş vakit namaz açık olarak geçmiyor, sadece sabah ve akşam namazından bahsediliyor, bir da orta namazdan.

    Bu ise ikindi namazı olarak anlaşılabiliyor.”dediğinizde, size hemen hak veriyor ve “Zaten namaz iki vakittir üçüncüsü bizim tercihimize bırakılmış.” diyorlar. “O halde,” diyorsunuz, “iki vakit de olsa bu iki namazı kaç rekât kılacağız, namazda neler okuyacağız. Zira bunlar da Kur’ânda açıklanmamış.”

    Bu sorunuza şu garip cevabı alıyorsunuz:

    Rekat diye bir şey yok, Kur’ânda sadece namaz emredilmiş, rükûdan, secdeden bahsedilmiş, kıble tayin edilmiş.

    Kişi gerisini kendisi belirleyecek, dilediği namazı yine dilediği kadar rekât kılabilir; bir rekât da kılar, on rekât da.

    Bu kesimin bütün yanılmalarını burada aktarmaya gerek yok. “Namaz dinin direğidir.” (Tirmizi, İman 8) hadis-i şerifinden hareketle açıklamalarımızı sadece namaz örneği üzerinde yapmakla yetineceğiz. Diğer ibadetlerdeki fikir sapmaları da bundan farksız.

    Önce, etrafımıza şöyle bir bakalım, bunların dediği şekilde namaz kılan kimse var mı? Yok. Kendilerinin de böyle bir namaz kıldıklarını hiç sanmıyoruz. Kılsalar, haklı bildikleri bu dava ile ortaya çıkar, namazı o şekilde kılan bir ekol teşkil eder ve sayılarının artması için de gayret gösterirlerdi. O halde, bu fikrin neticesi, güya Kur’âna uygun namaz kılma perdesi altında, namaz kılmayan bir nesil yetiştirmek.

    Kur’ânın ilk muhatapları ve Resulullahın (asm.) ilk arkadaşları ve talebeleri olan sahabelerin böyle bir namaz kıldıklarını bunlar da iddia edemiyorlar.

    Sahabeler Allah Resulünün (asm.) her hareketini, özellikle de ibadete dair uygulamalarını büyük bir titizlikle aynen tatbik ve taklit etmişler. Onları takip eden tabiin döneminde ve daha sonraki asırların Müslümanlarında da böyle bir ferdî ve keyfî uygulama görülmüyor. Bu hal, tâ bu asra kadar böylece devam ediyor.

    Hak mezhepler yanında, dalâlet fırkası dediğimiz İslâm’ın istikamet çizgisinden sapma gösteren kesimlerde de böyle indî bir ibadet şekli göremiyoruz.

    Bu asra kadar böyle bir uygulama görülmediğine göre, bu kesimin iddiaları esas alındığında bugüne kadar Kur’âna uygun ibadet hiç yapılmamış oluyor. Dolayısıyla, İslâm dini hayata mal olmamış, sadece inanç planında kalmış bir din oluyor.

    Yine bunların telakkisine göre, Peygamber Efendimiz de (asm.) namazın nasıl kılınacağını ümmetine öğretmeyen, onları bu noktada kendi görüşleriyle baş başa bırakan birisi olarak görülüyor. “O halde, peygambere ne gerek vardı?” diye bir soru akla gelebiliyor.

    Eğer peygamberin tek görevi insanlara Kur’ânı tebliğ etmek ise Kur’ânın nasıl yaşanacağı konusunda örnek olmak gibi bir görevi yoksa, o zaman Kur’ânın nazil olması, peygamber olmaksızın bir melekle de gerçekleştirilebilirdi.

    Melekler, diledikleri şekillere girebilen nuranî varlıklardır. Nitekim Cebrail Aleyhisselam Allah Resulünün (asm.) huzuruna, sahabeden Dıhye’nin suretiyle çıkabildiğine göre, Cenab-ı Hak, Kur’ânı da Cebrail vasıtasıyla ve Tevrat’ta olduğu gibi bir defasında toplu olarak inzal eder, uygulamasını insanların şahsî görüşlerine ve tercihlerine bırakabilirdi.

    Bu kişilerin takıldıkları nokta, namaz ve diğer ibadetleri Cenab-ı Hakk’ın niçin bütün tafsilatıyla Kur’ânda anlatmadığı meselesi. Onlar, bunu şöyle yorumluyorlar: Demek ki, buna gerek yok ve kulların bu konuda serbest bırakmaları onlar için bir rahmet.

    Böyle bir anlayışa göre, beşerî kanunlarda da bu kadar tafsilata gerek yok. Bütün suçları tek tek sıralamak, bunların cezalarını bütün teferruatıyla ortaya koymak yersiz ve mânasız. Herkes anayasayı incelesin, nasıl anlıyorsa öyle uygulasın.

    Yine bu anlayışa göre, kâinat kitabındaki ince mânaları da araştırmak yersiz. Allah açıkça neyi göstermişse onunla amel etmek kâfi. Yani, güneşle yolunu göreceksin, havayı teneffüs edeceksin, toprağı ekip biçeceksin, suyu içecek ve ekinlerini sulayacaksın o kadar. Ne yer altı kaynaklarını, ne iç organların görevlerini, ne genlerin, ne atomların, ne ışınların keyfiyetini araştırmak gerekmez. Zira, gerekseydi Allah onları da güneş gibi, su gibi gözümüze gösterirdi.

    Böyle bir düşünce nasıl insanı ilimden ve medeniyet nimetlerinden mahrum bırakırsa, sadece Kur’ân ayetlerinde açıkça beyan edilen mânalara bakmak da Kur’ânın çok geniş mâna ikliminden, çok derin feyiz kaynaklarından insanı mahrum eder.

    Böyle bir kişi, sadece anladığı kadarıyla yetinir, anlamadıklarını yahut açıklanmayan hükümleri yaşama ihtiyacı duymaz. Zaten nefsin de istediği, böyle şükürsüz bir hayat, ibadetsiz bir dindir.

    İçtihada karşı çıkan, mezhepleri tanımayan, ilm-i hali gereksiz bulan bu kişilerin yaptığı da, aslında, çok yanlış bir içtihattır. Yani, “Sadece Kur’ân ayetleri yeterlidir, hadislere bile ihtiyaç yoktur.” demek, başlı başına ve sorumsuzca yapılmış cüretkâr bir içtihattır.

    Zira, Kur’ân-ı Kerimde, “Sadece ayetlerle iktifa edin, Peygamberin sünnetine uymanız gerekmez.” mânasında bir ayet yoktur. Aksine, o Hak elçisine her hususta uymamız gerektiğini emreden ayetler mevcuttur. Bunlardan bir kaçını ileride arz edeceğiz.

    O halde böyle bir anlayış, tamamen his ve hevesten kaynaklanan yanlış bir içtihattır.

    Bakınız, içtihat kapısını açan ve ayetlerden hüküm çıkarmaya imkân veren ayet-i kerimede ne buyruluyor:

    “Eğer o meseleyi peygambere ve müminlerden ihtisas sahibi kimselere havale etselerdi, elbette o kimselerden hüküm çıkarmaya ehliyetli olanlar işin doğrusunu bilirlerdi.” (Nisâ, 4/ 83)

    Ayette geçen “istinbat” yani hüküm çıkarma imkânı, yine ayetteki ifadesiyle ulu’l-emr olan yetkili kişilere tanınmıştır. Nitekim, bu ayetin verdiği müsaade ile Allah Resulü (asm.) bizzat içtihat yaptıkları gibi, sahabenin yetkili âlimleri de içtihatta bulunmuşlardır.

    “Sadece Kur’ânla amel ederiz.” diyen kişiler Kur’ânın bu ayetiyle de amel etmek gerektiğini, bunun ise yetkili kişilerce yapılan içtihatlara uymak manasına geldiğini de bilmelidirler.

    Fıkıh konusunda zamanın ihtiyacına ve ortaya çıkan yeni durumların halline dair yapılan içtihatlar, Üstat Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, yüzde on kadardır; şeriatın yüzde doksanlık kısmı ise muhkemattır, yani kati hükümlerdir. Kur’ânın açıkça bildirdiği meselelerde ve Allah Resulünün (asm.) kati beyanlarında içtihat yapılamaz ve bunlar şeriatın yüzde doksanını teşkil ederler.

    Allah Resulü (asm.) namazla ilgili ayetleri nasıl uygulamışsa bunlara aynen uymak, her Müslüman üzerine bir borçtur.

    Peygamber Efendimiz (asm.) sabah namazını iki rekât kılmışsa, bunu ne bire indirmeye, ne de üçe çıkarmaya kimsenin yetkisi yoktur.

    O Hak Elçisi (asm.) bütün ömrü boyunca sabah namazını iki rekât kılmışken, bütün ashab-ı kiram da O’na aynen uymuşlarken, bugüne kadar gelen bütün alimler ve onlara uyan bütün müminler de bu konuda ittifak etmişlerken, artık “Kur’ânda sabah namazının iki rekât olduğuna dair bir ayet.” yok gibi bir gerekçe ile, başta Peygamberimiz (asm.) olmak üzere bütün Müslümanlara ters bir uygulamaya gitmek, dini tahrife yönelik değilse çok büyük bir gaflettir.

    “Her kim de, hidâyet yolu kendisine iyice belli olduktan sonra, Resulullaha muhalefet eder ve müminlerin yolundan başka bir yola tâbi olursa, Biz onu döndüğü yolda bırakırız. Fakat âhirette kendisini cehenneme koyarız. Orası ne fena bir varış yeridir!” (Nisa, 4/115)

    Yine bu kişiler Kur’ânı okuduklarına göre şu ayet-i kerimeleri de görmüşlerdir:

    “Peygamber size her ne getirirse onu alın, sizi neden menederse ondan da sakının.” (Ahzab, 33/21)

    “Kim Resûlullah’a itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ, 4/80)

    “De ki, Allah’a ve resulüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse, elbette Allah küfre girenleri sevmez.” (Âl-i İmran, 3/ 32)

    “De ki, Eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin; tâ ki Allah da sizi sevsin. …” (Âl-i İmran, 3/ 31)

    “Ey iman edenler! Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin. Kur’ân’ı ve Resûlullah’ın öğütlerini işitip durduğunuz halde ondan yüz çevirmeyin!” (Enfâl, 8/20)

    “Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle ve salihlerle birliktedir. İşte bunlar ne güzel arkadaştır!” ( Nisâ, 4/69)

    “Allah ve Resûlü, herhangi bir meselede hüküm bildirdikten sonra, artık inanmış bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab,33/36)

    “Hayır, hayır! Senin Rabbin hakkı için, onlar aralarında ihtilâf ettikleri meselelerde seni hakem kabul edip, sonra da verdiğin hükümden ötürü içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın sana tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ, 4/65)

    Cenab-ı Hak, bu ayet-i kerimelerde Resulünü hiç nazara vermeden, doğrudan,“Benim emirlerime uyun, yasaklarımdan sakının. Bana itaat edin. … ”diyebilirdi. Bunun yerine, bu gibi ifadelerin ihtiyar edilmesi, Allah’a itaatin peygambere uymaksızın mümkün olamayacağı içindir.

    Hele bazı hükümler vardır ki, en âlim insanlar da bu konuda bir karar veremezler. Konumuza sadık kalarak örneğimizi de yine namazdan verelim. Yetkili âlimlerimiz namazın vakitleriyle ilgili ayet-i kerimelere bazı izahlar getirebilseler bile, namazın rekâtlarına, rüku ve secdelerin sayılarına, bunların yapılış sıralarına, rükuda ve secdede okunacak tespihlere kadar çok meselede bir hüküm veremezler. Zira, bu gibi meseleler peygamber talimi olmaksızın mücerret akılla ve ilimle halledilemez.

    Biz bu gibi iddia sahiplerinin bazı yazılarını okuduk. Dikkatimizi çeken bir noktayı yazmak isteriz:

    Bu yazıların çoğunda Peygamber Efendimiz (asm.) için sadece peygamber denilmekle yetinilmiş, ne hazret denilmeye, ne de aleyhissalatü vesselam diyerek ona salat ve selama gerek duyulmamıştır. Bunun o kişiler için büyük bir kayıp olduğunu düşünüyoruz.

    Sadece bir kısmına kısaca değinmekle yetindiğimiz bu yanlış anlayış ve hatalı davranışların, bir kasıt eseri olmayıp gafletten kaynaklandığına inanmak istiyor ve kendilerinin bu yoldan kısa zamanda dönmelerini temenni ediyoruz.

    Aksi halde, bazı kişilerin namazsız ve ibadetsiz bir hayat geçirmelerine sebep olacaklar ve“Sebep olan işleyen gibidir.” hükmünce onların bütün ihmallerinin ve günahlarının bir katı da kendilerine yazılmakla büyük bir zarara uğrayacaklardır

    kur’an’ı kerim, vehhabiler, dini sohbet, kuran bize kafidir diyerek ibadeti terk edenler, sadece kuran diyenler,

    SeLam Ve Dua İle

p_ayrac
  • 1 kez görüntülendi
  • Yorum Yok
Henüz yorum yapılmamış.
  • Dini sohbet, İslami sohbet

    Peygamberimiz Aleyhisselam, bir hadis-i şeriflerinde:

    “Bana Tevrat yerine es-Seb’[19] verildi.

    Zebur yerine Meûn[20] verildi.

    İncil yerine Mesânî[21] verildi.

    Mufassallar da[22] fazla olarak verildi” buyurmuştur.[23]

    Peygamberimiz Aleyhisselam, Übeyy b. Ka’b’a:

    “Sana ne Tevrat’ta, ne İncil’de, ne Zebur’da, ne de Kur’ân’ın diğer sûreleri arasında bir benzeri indirilmemiş olan bir sûre öğretmemi ister misin?” diye sordu.

    Übeyy b. Ka’b:

    “Olur yâ Rasûlallah!” deyince,

    “Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; onun bir benzeri ne Tevrat’ta, ne İncil’de, ne Zebur’da, ne de Furkan (Kur’ân-ı KerîmJ’ın diğer sûreleri arasında indirilmem iştir!

    O, seb’u’l-mesânîdir. O, bana indirilmiş bulunan büyük Kur’ân’dır (Fatiha sûresidir)” [24] buyurdu.

    Hindli bilginlerden Süleyman Nedvî der ki:

    “Tevrat bir şeriat kitabıdır. Ahlâk ve mev’izalan muhtevî değildir.

    İncil ahlâk ve mev’izalarla doludur, fakat içinde şeriattan eser yoktur.

    Zebur kalbf münacatlardan, ilahilerden, dualardan mürekkeptir, fakat diğer sıfatları haiz değildir.

    Hz. Mesih’in İncil’i, güzel hutbeleri muhtevi olmakla beraber, insanları derin derin düşündürecek, insanların fikir ve nazarlarını açacak ufuklardan mahrumdur.

    Benî İsraillerin kitabları birçok ihbarlarla doludur, fakat onlarda hikmetin incelikleri, imanın sırları görülmez.

    Dünyada ancak ilâhî birkitab vardır ki; şeriat, ahlâk ve mev’izalarla, dua ve münacat ile doludur ve bütün eski kitabların faziletlerini fazlasıyla toplamıştır.

    Hitabelerin en kuvvetlisi, fi kirve nazarı açacak ufukların en genişi, inceliklerin ve hikmetin, iman ve amelin sırlarının hepsi bu kitabın içindedir.

    Sonra, öteki semavî kitabların hepsi tahrif ve tağyire, çeşitli tercümelerle tebdile uğradığı halde; her türlü tahriften mahfuz ve masun kalan ve vahyolunduğu asıl lisan ile elde bulunan yegâne ilâhî kitab Kur’ân’dır.

    Bu kitabın hiçbir âyeti, hiçbir kelimesi, hiçbir harfi, hiçbir noktası değişmemiştir.

    Bu kitab, bu suretle, bekâsını kâtiplerin kalemlerine de medyun değildir.

    Çünkü, bu kitab her devirde yüzbinlerce mü’minin kalbinde, hafızasında menkuştur.

    Kur’ân, dünyanın her tarafında aynı harfler, aynı harekelerle; bizzat Peygamber Aleyhisselam tarafından okunduğu gibi, bizzat Hz. Cibril tarafından vahyolunduğu gibi okunmaktadır..

    Diğer semavî kitablar hiçbir veçhile Kur’ân-ı Kerîmle kabil-i kıyas değildirler.

    Çünkü, diğer kitaplar mânâ itibarıyla vahy-i ilâhî olduğu halde, Kur’ân hem lafzı, hem mânâsı cihetiyle vahy-i Rabbânîdir.

    Halbuki, Tevrat’ın ve İncil’in vahyolundukları diller, ölü diller sırasına geçmiş bulunuyor.

    Çünkü, Tevrat’ın aslî dili olan İbrânice, Buhtunnassar’ın ateşleriyle yok olmuş ve Arâmî ile Süryânî dillerine tahavvül etmişti.

    Birkaç asır sonra, Hz. Üzeyr, İbrânice’yi ihyaya teşebbüs etmişti.

    İncil’e gelince; bugüne kadar onun hangi dille vahyolunduğu ve ilk önce hangi dille yazıldığı malûm değildir.

    Hâlihazırda elde bulunan en eski İncil nüshası Yunanca ile yazılmıştır.

    Hz. İsa’nın zamanında Filistin’de konuşulan dilin Yunanca olduğu muhakkak değildir.

    Kur’ân-ı Kerîm’e gelince; bu kitab lafzen ve ma’nen nazil olduğu dil ile mahfuz olan yegâne kitab-dır”[25]

    Kur’ân-ı Kerîm, en iptidaî insanlardan en yüksek ilim ve fikir adamlarına, ticaretle uğraşanlardan hayatlarını zühd ve takva ile geçirenlere, fakirlerden zenginlere., kadar herkesi ilgilendiren, derece derece yükselten düstur ve esasları ihtiva eder.

    Kur’ân-ı Kerîm, herşeyden evvel Allah’ın varlığını, birliğini, sıfatlarını, kudret ve azametini, rahmet ve mağfiretinin genişliğini, mahlukatına sevgisini, Allah’a tevekkül ve itimadın, ibadet ve ubudiyetin, Allah’ın nimetine karşı şükrün gerekliliğini bildirir.

    Namaz, oruç, zekat, hac gibi ibadetlerden, din ve diyanetten bahseder.

    Allah’a iman ve ibadet esaslarını tesbit ve talim eder.

    İmandan, iman edenlerden bahsederken, yararlı işlerde bulunmak kaydını ekler; imanın amel ile yararlı ve mükemmel olabileceğini öğretir.

    Kur’ân-ı Kerîm, aile hayatından, karı ile kocanın karşılıklı hak ve vazifelerinden milletlerarasındaki münasebetlere kadar, selamlaşmaktan evlere müsaade alarak girme âdabına varıncaya kadar, içti mat­ın edenî hayatın her safhasını içine alan gerçek nizamın hayatî bütün kaidelerini gösterir, en güzel ahlâk düsturlarını öğretir.

    Kur’ân-ı Kerîm beşer nev’inin bir erkekle bir kadından yaratılan bir aile olduğunu; sonra onların bir­birleriyle bilişmeleri, tanışmaları için kabilelere, ailelere ayrıldıklarını; onlardan Allah katında en şerefli olanların Allah’tan en çok sakınan, yani Allah’ın tayin ettiği hak ve vazifelere en çok riayet edenler olduğunu; hangi millete, hangi kabileye, hangi sınıf ve mesleğe mensup olursa olsun, kadın erkek, zen­gin fakir., hiç kimsenin bundan başka bir imtiyaza sahip bulunmadığını bildirir.

    Kur’ârvı Kerîm taahhütlere riayeti, muamelatta dürüstlüğü, muhtaçlara yardımı, dargınların aralarını bulup düzeltmeyi, daima isti kam et ve adalet üzere hareket etmeyi, işleri ehliyetli olanlara vermeyi, çalış­mayı emrve her habere inanmayıp onu araştırmayı tavsiye eder.

    Kur’ân-ı Kerîm her hususta hayatî icablara göre hareket edilmesini, iyilik yaparken bile bunun gözönünde tutulmasını, herşeyin yerinde ve zamanında yapılmasını öğretir.

    Af ile muamele olunmasını tavsiye ederken, bunun toplulukların huzurunu altüst etmesine meydan verdirmez.

    Tecavüzün, icabında ceza ile önlenmesini ister.

    Kur’ân-ı Kerîm, birbirimize yardımda bulunurken, o yardımın bizi yoksulluğa düşürecek dereceye vardırılmam ası m tavsiye; herkesin şahsî hürriyet ve haklarını kullanırken başkalarının haklarına tecavüz etmemesini tenbih eder.

    Kur’ân-ı Kerîm, haset, fesat, zulüm, kin, hıyanet, iftira, yalan, hile, suizan, adam çekiştirme, koğu-culuk, kibir, riya, hırsızlık, adam öldürmek, israf, pintilik., gibi bütün kötülükleri; içki, kumar., gibi kötü itiyadlan nehyeder.

    Kur’ân-ı Kerîm gözü gönlü açık tutmayı, körükörüne hareket etmemeyi, düşünmeyi, yerleri ve gök­leri ve aralarındakileri incelemeyi, ilim ve irfan sahibi olmayı, geçmiş milletlerin ve memleketlerin halleri­ni incelemeyi ve bunlardan ibret almayı tavsiye eder.

    Kur’ân-ı Kerîm büyük-küçük, hayır-şer. işlediğimiz bütün işlerin ortaya döküleceği, herkesin hesa­ba çekileceği çetin bir Hesap Gününün gelip çatacağını haber verir.

    Hülâsa; Kur’ân-ı Kerîm beşikten mezara kadar insanları ilgilendiren her konuya temas ettiği gibi, istikbalde keşfedilecek veya keşfine çalışılacak birtakım ilmî, fennî gerçekler hakkında da açık veya kapalı beyanlarda bulunur.

    Meselâ; güneş, ay ve semavî ecramdan her birinin birer felekte (yörüngede) yüzdüğü, her canlının sudan yaratıldığı (Enbiyâ: 30-33, güneşin karargâhı, durak yeri için seyr ü cereyan ettiği (Yâsîn: 38), semalara muvazene kanununun koyulduğu (Rahman: 7), semanın ilk halinin gaz olduğu (Fussilet: 11), bütün insan zürriyetinin Hz. Âdem’den zerreler (genler) halinde bulunduğu (A’raf 173), semerelerin ilkah edici, aşılayıcı rüzgârlarvasıtasıyla husule geldiği (Hicr: 22), bazı hayvanlarda hususan anlarda görülen harikulade ince işlerin onlara Allah tarafından ilham edilmek suretiyle yaptırıldığı (Nahl: 68-69), yerde yürüyen, havada uçan hayvanların da insanlar gibi birer topluluk oldukları (En’am: 38), yerde olduğu gibi göklerde de canlı varlıklar bulunduğu ve bunların bir gün biraraya gelecekleri (Şûra: 29), ruhu anlamaya insan ilminin yetmeyeceği (İsrâ: 85), uzayın gittikçe genişletildiği (Zâriyât: 47), cansız, dilsiz sanılan şey­lerin de Allah’ı teşbih ve tahmid etmekte oldukları, fakat bunu insanların anlayamayacaklan (İsrâ: 44)… daha birtakım konulara ondört asır önce işaret edilerek ilim-fen âlemine yeni inceleme ve araştırma ufuk­ları açar.

    Kur’ân-ı Kerîm yalnız Müslümanlar tarafından değil, Müslüman olmayan insaflı birçok ilim adamları tarafından da incelenerek, lâyık olduğu takdir ve saygıyı görmüştür.

    Okuyucularımıza onlardan bazı ömekler sunuyoruz:[26]

     

    Kur’ân Herkesi İrşad Edebilir

    İngilizlerin Arapça bilginlerinden Stanley Lane Poole “Kur’ân’-dan Seçmeler” adlı kitabının önsözünde şöyle der:

    “Peygamber’in Medine’de telakkî ettiği âyetler bilhassa dikkate şayandır. Çünkü, bunlar İslâm cemiyetini idare eden her Müslümanı doğru yola sevkeyleyen âyetlerdir.

    Mekke’de vahyolunan âyetler ise, büyük ve müessir bir diyanet için gereken herşeyi içine alır.”

    Kur’ân Bütün Ahlâk ve Felsefe Esaslarını Câmîdir

    Fransa’nın en şöhretli müsteşriklerinden Sedillot, “Arabistan’ın Muhtasar Tarihi” unvanlı eserinin 59, 63, 64. sahifelerinde şöyle der

    “Kur’ân her saygıya değer eserdir.

    Kur’ân insanlara hukukullahı tanıtmış, mahlukatin Haliktan ne bekleyeceğini, mahlukatın Hâlıkıyla münasebetlerini en sarih şekilde öğretmiştir.[27]

     

    Kur’ân, Ahlâk Ve Felsefenin Bütün Esaslarını Câmîdir.

    Fazilet ve rezil et, hayır ve şer, eşyanın hakikî mahiyeti, hülasa her mevzu Kur’ân’da ifade olun­muştur.

    Hikmet ve felsefenin esası olan kaideler, adalet ve müsavatı ve başkalarına iyilik etmeyi, faziletkâr olmayı öğreten esaslar… bunların hepsi Kur’ân’da vardır.

    Kur’ân, insanı iktisat ve adalete sevkeder, dalâletten korur.

    Ahlâkî zaafların karanlığından çıkarır, ahlâkî yüksekliklerin ışığına ulaştırır.

    İnsanın kusurlarını, hatalarını yüksekliğe ve olgunluğa çevirir.

    Müslümanlığa barbar bir din diyenler, şuurdan mahrum insanlardır. Çünkü onlar Kur’ân’ın sarih ve berrak âyetlerine karşı gözlerini yumuyorlar ve Kur’ân’ın nasıl asırdîde rezilefleri silip süpürdüğünü incelemiyorlar!”[28]

     

    Kur’ân Cihan Medeniyetinin Dayandığı Temel feri Muhtevidir

    Fransa’nın en tanınmış müsteşriklerinden Gaston Carre da şöyle der:

    “Kur’ân cihan medeniyetinin dayandığı temelleri muhtevidir. O kadar ki, bu medeniyetin İslâmiyet tarafından neşrolunan esasların uyuşumundan vücut bulduğunu söyleyebiliriz.”[29]

     

    Kur’ân Hikmetle Dolu Bir Ahlâk Mecellesidir

    Fransız filozoflarından Alexis Louvasonne derki:

    “İnsanlığın hidayeti için Hz. Muhammed’e vahyolunan Kur’ân, hikmetle dolu parlak bir eserdir.

    Hz. Muhammed’in hakikî bir peygamber ve âlemin mukadderatına hâkim Yüce Varlığın gönderdiği gerçek bir peygamber olduğunda şek ve şüphe yoktur.

    Hz. Muhammed cihana öyle bir kitab bırakmıştır ki, bir nâdire-i belagat, bir mecelle-i ahlâk ve bir kitab-ı mukaddestir.

    Yeni fennî keşifler yahut ilim ve irfanın yardımıyla hallolunan veya halline uğraşılan meseleler arasında bir mesele yoktur ki, İslâmiyetin esaslarıyla çelişsin!

    Bizim Hıristiyanların Hıristiyanlığını tabiî kanunlarla bağdaştırmak için harcadığımız çalışmalara mukabil, Kur’ân ve talimatlarıyla tabiî kanunlar arasında tam bir ahenk görülmektedir.”[30]

     

    Kur’ân Semavî Kitapların En Güzeli, Her Takdirin Üstünde Bir Fesahat ve Belagat Mucizesidir

    Tanınmış müsteşriklerden, Arap edebiyatı uzmanı ve Kur’ân mütercimi Dr. Morris de şöyle der

    “Kur’ân nedir?

    Her tenkidin üstünde bir fesahat ve belagat mucizesidir.

    Kur’ân’ın üçyüzelli milyon Müslümanın göğsünü haklı bir gururla kabartan meziyeti, onun her mânâyı güzel ifade etmek itibarıyla semavî kitabların en mükemmeli olmasıdır.

    Hayır! Daha ileri gidebiliriz! Kur’ân, tabiatın ezelî inayet ile insana bahşettiği kitabların en güzelidir.

    Beşerin refahı nokta-i nazarından, Kur’ân’ın beyanlan, Yunan felsefesinin ifadelerinden çok yük­sektir.

    Kur’ân, arz ve semânın Halikına hamd ve şükürle doludur.

    Kur’ân’ın her kelimesi, herşeyi yaratan ve herşeyi taşıdığı kabiliyete göre sevk ve irşad eden Yüce Varlığın azametinde mündemiçtir.

    Edebiyat ile ilgililer için, Kur’ân bir kitab-ı edebdir.

    Lisan mütehassısları için, Kur’ân bir hazine-i elfazdır.

    Şairler için, Kur’ân bir menba-ı ahenktir.

    Bundan başka, bu kitab, hukukî hükümler namına bir muhit-i maâriftir.

    Davud’un zamanından John Talmos’un devrine kadar gönderilen kitabların hiçbiri, Kur’ân’ın âyet-leriyle muvaffakiyetli bir şekilde rekabet edememiştir.

    Bundan dolayıdır ki, Müslümanların yüksek sınıflan hayatın hakikatlarını kavram ak nokta-i nazarın­dan ne kadar aydınlanırlarsa o derece Kur’an’la iigiieniyorve ona o derece tazim ve saygı gösteriyorlar.

    Müslümanların Kurân’a saygıları daima artmaktadır.

    İslâm muharrirleri Kur’ân âyetlerini iktibas ile yazılarını süslerler ve o âyetlerden mülhem olurlar.

    Müslümanlar, tahsil ve terbiye itibarıyla yükseldikçe, fikirlerini o nisbette Kur’ân’a istinad ettiriyorlar.”[31]

     

    Kur’ân Akâid ve Ahlâkı, İnsanlara Hidayet ve Hayatta Muvaffakiyet Sağlayan Esasların Mükemmel Bir Meceffesidir

    İngilizce-Arapça, Arapça-İngilizce lügatların müellifi Dr. Steingas şöyle der: “Kur’ân akâid ve ahlâkı, insanlara hidayet ve hayatta muvaffakiyet sağlayan esasların mükemmel bir mecellesidir.

    Zaman ve mekân itibarıyla birbirlerinden uzak, fikrî inkişafları bakımından da birbirlerinden çok fark­lı olan insanlara harikulade bir hassasiyet bahşeden, muhalefeti hayra ve iyiliğe çeviren Kur’ân, nasıl en hayretlere şayan bir kitab olarak kabul edilmeye lâyıksa; beşerin mukadderatıyia uğraşan bilginler için de, üzerinde o derece durulmaya, incelenmeye lâyık ve yararlı bir konudur.”[32]

     

    Kur’ân’ın Bir Naziri Yoktur

    İngiltere’nin en tanınmış ve en büyük tarihçilerinden Edward Gibbon “Roma İmparatorluğunun İnhitatı ve Çöküşü” unvanlı eserinde diyor ki:

    “Ganj nehriyle Atlas okyanusu arasındaki memleketler, Kur’ân’ı bir kanun-u esâsî ve teşriî hayatın ruhu olarak tanımıştı.

    Kur’ân’ın nazarında sat/etli bir hükümdarla zavallı bir fakir arasında fark yoktur. Bu gibi esaslar üzerinde öyle bir teşrî vücuda gelmiştir ki, dünyada bir naziri yoktur.”[33]

     

    Kur’ân’m EnSaf ve En Temiz Tevhidi Öğretmesi

    Dr. Gustave Le Bon:

    “Dünyanın bütün dinleri içinde, Müslümanlık, Kur’ân ile en saf ve en temiz tevhidi öğretmekle temayüz etmiştir” der.[34]

     

    İmanın Hakikî Kitabı, Fikre İtmi’nan Veren Kitab

    Hindli dinî lider Baba Nanak şöyle der:

    “Hakikat-ı halde imanın hakiki kitabı .fikre itmi’nan veren kitab, ancak Kur’ân’dır.”[36]

     

    Kur’ân Temiz ve Afif Bir Hayatı Sağlayacak Makul ve Mantıkî Emirleri Muhtevidir

    İngilizce Popular Encyclopedia (Halk Ansiklopedisinde şöyle denir:

    “Arapça’ya göre Kur’ân, son derecede beliğdir. Gerçekten de, Kur’ân’ın bedâî-i edebiyyesi eşsizdir. Bundan başka, Kur’ân’ın emirleri o kadar makul ve mantıkîdir ki, insanlar bunları dikkatle mütalaa edecek olurlarsa, onların temiz ve afif bir hayatı sağlayacağını anlariar.” [37]

    Bütün dinler üzerinde yaptığı uzun inceleme ve eleştiriler neticesinde İslâm dinini kabul edip Nureddin adını aldığını Yeni Sabah gazetesinde ilan eden Steinhorst adındaki atom bilgininin sözleriyle bahsimize devam ediyoruz:

    “Allah’ı tazim, Hıristiyanlıkla berbat bir putperestlik haline getirilmiştir.

    Bunlar, bir Allah’a tapar görünürler, fakat sadece bir peygamber olmasına rağmen, İsa’ya da Allah’ın oğlu diye taparlar.

    İsa’nın anası, Allah’ın anası ilan edilmiştir.

    Son konulan bir kaideye göre, Meryem, Allah’ın anası sıfatıyla bedenî olarak mi’raca çıkmış; Papanın son tesbit ettiği bu kaide, mü’min Katolikleri bile şaşırtmıştır!

    Hıristiyan itikadına göre, Allah çocuk meydana getirmektedir.

    Halbuki, İslâmiyete göre, ancak fâni olan bir varlığa tâbi olanlar çocuk yapmak ihtiyacındadırlar.

    Allah ise, her varlığın üstünde ve ebedî olduğu için, çocuğa muhtaç değildir.

    Bütün yaratılmış şeylerin kaynağı ve herşeyin nâzımı Allahtır.

    Bu sebeple, O’nun, işine yardım edecek veya ismini devam ettirecek bir çocuğa ihtiyacı yoktur.

    Bunun için, Hıristiyan dininin ve Kilisenin telkin ettiği üçlü Allah fikri abestir.

    Böyle olduğu halde, Hıristiyan kilisesi yegâne saadet veren din olduğunu nasıl iddia edebilir?

    Bu kilise, hangi ahlâkî hakla bir dünya dini olmaya kalkışıyor?

    Buna hiçbir hakkı yoktur!

    Bu dünya bir Allah tarafından yaratıl mışsa, milletlerin dinî geleneklerinin bir imanda birleşmesi kat’î ve zaruridir.

    Dünya, tek bir manevî merkez etrafında toplanmazsa, Yaratıcının birliğini nasıl kavrayabilir?

    Bir nehir, birçok ırmaklardan meydana gelir ve onun kuvveti, özelliği bu birleşmede belirir.

    Musa’nın, İsa’nın ve diğer peygamberlerin getirdikleri vahiyler, insanlığın yaratılış gayesini gerçek­leştirecek bir nehrin ırmaklarıdır.

    Bu gaye, Allah’ın birliğini idrak etmektir.

    Bu maksadı ancak Kur’ân sağlayabilir.

    Kur’ân’dan başka bir kitab bunu sağlayabilir mi?

    Tevrat bunu sağlayamaz. Çünkü o ancak İsrail Tanrısından bahseder.

    Zerdüşt de, İlâhî nuru, ancak İran milletine bahşeder.

    Veda’lar da bunu yapamaz. Çünkü, rişişlere göre, Vedayı dinleyen Hindlilerin kulağına kurşun akıt­mak gerekir!

    Buda da bir bütünlük göstermez ve yalnız Hindistan’a inhisar eder.

    İsa’nın dini bu gayeyi temin edebilir mi?

    Hayır!

    İsa, cihana şâmil bir öğretici değildir. O, havarilerine şöyle demişti:

    ‘Puta tapanların yolunda gitmeyin ve Sâmirîlerin şehirlerine girmeyin.

    Yalnız İsrail’in kaybolmuş koyunlarının arasına katılın.’ (Matta: 10: 5-6)

    Şu halde, İslâm’ın Peygamberinden önce hiç kimse bütün beşeriyete şâmil bir haber getirmemiştir.

    Kur’ân’dan önce hiçbir kitab bütün insanlığa hitap etmemiştir.

    Hz. Muhammed şu vahyi getiriyor:

    ‘Ey insanlar! Gerçekten ben hepiniz için Allah’ın elçisiyim!’ (7: 159)

    Böylece, yalnız Kur’ân’dır ki, muhtelif dinler arasındaki farkları ve ayrılıkları bertaraf edebilir.

    Dinlerin çokluğu, birleştiri bir imanın vücudunu zaruri kılar.

    Bu iman, İslâmlıktır.” [38]

    [19] Bakara, Âl-i İmran, Nisa, Maide, En’am, A’raf, Yunus sûreleri.

    [20] Tevbe, Nahl, Hûd, Yusuf, Kehf, Bent İsrail (isrâ), Enbiya, Tâhâ, Mü’minûn, Şuarâ, Saffat sûreleri.

    [21] Yüzden ai âyetli olan 42 sûre.

    [22] Yüzden az âyeti i sûrelerden sonra gelen ve “mufassal” diye anılan 60 kısa sûre.

    [23] Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 107.

    [24] Tirmizi, Sünen, c. 5, s. 155-156, Hâkim , Müstedrek, c. 1, s. 558.

    [25] Süleyman Nedvi, İslâm Târihi, c. 4, s. 1575-1577.

    [26] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/362-366.

    [27] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/366.

    [28] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/366-367.

    [29] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/367.

    [30] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/367-368.

    [31] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/368-369.

    [32] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/369.

    [33] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/369.

    [34] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/369.

    [36] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/370.

    [37] Ömer Rızâ Doğrul, Kur’ân Nedir?, s. 97-137.

    [38] Yeni Sabah gazetesinin 23.4.1958 ve 4.5.1958tarihli nüshaları.

    M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/370-372.

    islam, islami sohbet, dini sohbet, dini chat, nur sohbet, islami sohbet odaları, dini sohbetler, dini sohbet odaları, dini sohbet siteleri

p_ayrac
  • 0 kez görüntülendi
  • Yorum Yok
Henüz yorum yapılmamış.
  • Dini sohbet, islami sohbet

    Peygamberimiz Aleyhisselam, Veda Haccıncia irad buyurduğu hutbesinde:

    “Ben size öyle birşey bıraktım ki, ona sımsıkı sarılırsanız, hiçbir zaman dalâlete düşmez, sap­mazsınız.

    O, Allah’ın Kitabıdır.[1] ve Resûlullahın sünnetidir” buyurmuştur. [2]

    Kur’ân-ı Kerîm’e göre de; Kitab ve sünnet, Müslümanlar için başvurulması gereken iki hidayet kay-nağıdır. [3]

    Peygamberimiz Aleyhisselam, bir hadis-i şeriflerinde:

    “Peygamberlerden hiçbir peygamber yoktur ki, ona insanların iman etmek zorunda kaldığı mucizelerin bir benzeri verilmemiş olsun.

    Bana verilen mucize ise Allah’ın bana vahyettiğidir, Kur’ân’dır.

    Bunun için, Kıyamet günü peygamberlerin en çok ümmetlisi ben olacağımı umarım!” buyurmustur. [4]

    Her peygamberin zamanına göre peygamberlik davasını isbatlayan bazı harikuladeleri, mucizeleri vardır: asanın yılana çevrilmesi gibi.

    Musa Aleyhisselamın zamanında sihir yaygındı.

    Bunun için, Musa Aleyhisselam Allah’ın izniyle sihirden daha üstün ve baskın olarak bir mucize getirip sihirbaz muhataplarını iman etmek zorunda bıraktı.

    İsa Aleyhisselam zamanında tıp yaygındı.

    Bunun için, İsa Aleyhisselam tıptan daha üstün ve baskın olan bir mucize getirdi: Allah’ın izniyle ölüyü diriltti.

    Resûlullah Aleyhisselamın zamanında ise, fesahat ve belagat yaygındı.

    Bunun için, Resûlullah Aleyhisselam bir fesahat ve belagat mucizesi olan Kur’ân-ı Kerîm’i Allah’tan telakkî edip getirdi. [5]

    Peygamberimiz Aleyhisselamdan önceki peygamberlerin mucizeleri kendilerinin vefatlarıyla sona ermiş, onları o zaman hazır bulunanlardan başkaları da görmemişlerdir.

    Peygamberimiz Aleyhisselamın mucizesi olan Kur’ân-ı Kerîm ise Kıyamet gününe kadar devam edecektir. [6]

    Diğer peygamberlere verilen mucizelerin benzerleri ya suretçe ya da hakikatça, kendilerinden öncekilere de verilmiş bulunuyordu.

    Kur’ânı Kerîm mucizesinin benzeri ise daha önce hiçbir peygambere verilmemişti. [7]

    Ebu Ubeyd’in bildirdiğine göre; bir çöl Arabi, bir zât:

    “Artık sen emrolunduğun şeyi açığa vur!” (Hicr. 94) âyetini okurken işitip hemen secdeye kapanır ve:

    “Ben onun fesahatinden dolayı secde ettim” der. Başka birisi de:

    Vaktâ ki ondan umutlarını kestiler, fısıldaşarak bir yere çekildiler…” (Yusuf: 80) âyetini bir adamdan işitince:

    “Ben şehadet ederim ki; bu sözün benzerini bir yaratık söylemeye güç yetiremez” demiştir.

    Bir cariyeden dinlediği kelâmın fesahatine şaşarak:

    “Allah için, sen ne kadar da fesâhatlisin!” demekten kendisini alamayan Asmâî’ye, cariye:

    “Musa’nın anasına: ‘Onu emzir! Onun hakkında sana bir tehlike gelince, kendisini denize bırak! Korkma, tasalanma! Çünkü Biz onu sana geri döndüreceğiz. Hem onu peygamberlerden biri de yapacağız’ diye vahiy ve ilham ettik’ kavlinden sonra, şu benimki bir fesahat mi sayılır?” demiştir.

    Gerçekten de, bu bir tek âyette iki emir, iki nehiy, iki haber ve iki müjde birieştirilmiştir. [8]

    Peygamberimiz Aleyhisselamın mucizesi sadece Kur’ân-ı Kerîm’den ibaret olmadığı ve daha birçok mucizeleri bulunduğu halde, Peygamberimiz Aleyhisselamın mucizelerinden yalnız Kur’ân’ı anmakla yetinmeleri onun mucizelerinin en büyük ve en yararlısı oluşundan, dine daveti, delil ve hücceti içinde taşımakta bulunuşundan, Kıyamet gününe kadar hâzır ve gâib herkesin ondan yararlanışındandır. [9]

    Kur’ân-ı Kerîm’e Kur’ân isminin verilişi, ilâhî kitablar arasında, kitabların, belki bütün ilimlerin semerelerini kendisinde toplamış olduğu içindir.

    Nitekim, Yüce Allah, buna:

    “Herşeyin tafsilidir” (Yusuf: 111), “Herşeyin apaçık bir beyanıdır” (Nahl: 89) âyetleriyle işaret buyur­muştur. [10]

    Kur’ârvı Kerîm, hakikat ehline göre, bütün hakikatleri toplayan ledün ilminin de icmali, özetidir. [11]

    Hz. Ali derki:

    “Resûlullah Aleyhisselamdan işittim:

    ‘Haberiniz olsun ki, birtakım fitneler zuhur edecektir!’ buyurdu.

    ‘Yâ Rasûlallah! O fitnelerden çıkış, kurtuluş nedir?’ diye sordum.

    ‘Kitabullahtır! Çünkü sizden öncekilerin haberleri de, sizden sonrakilerin haberleri de, aranızdaki-lerin hükmü de ondadır.

    O hak ile bâtılı ayıran kesin bir hükümdür, şaka ve boş şey değildir.

    Onu zorbalıkla bırakan kimsenin Allah boynunu kırar.

    Hidayeti, doğru yolu ondan başkasında arayanı dalâlete düşürür.

    O, Allah’ın en sağlam urganıdır!

    O, hikmetle dolu Kur’ân’dır!

    O, en doğru yoldur!

    0 boş arzuların haktan saptı ram ayacağı, dillerin karıştırıp belirsiz edemeyeceği, ilim adamlarının duyamayacağı, çok tekrarlanmasından bıkılmayan, akıllan hayrette bırakan meziyetleri bitip tüken­meyen bir kitabdır.

    O öyle bir kitabdır ki, cinlerden bir zümre, onu dinledikleri zaman:

    ‘Biz, gerçek, hayranlık veren bir Kur’ân dinledik ki, o hakka ve doğruya götürüyor. Bundan dolayı, biz de ona inandık…1 demişlerdir.

    Ona dayanarak konuşan, doğrulanır.

    Onunla amel eden, ecre erer.

    Onunla hükmeden adalet eder.

    Ona davet eden doğruya ve doğru yola davet etmiş olur’ buyurdu.” [12]

    Peygamberimiz Aleyhisselam, başka bir hadis-i şeriflerinde de:

    “Önceki kitablar, tek bâb ve tek harf (lügat) üzerine inmişti.

    Kur’ân ise:

    1. Emir

    2. Nehiy

    3. Helâl

    4. Haram

    5. Muhkem

    6. Müteşâbih

    7. Misallerden münekkeb olmak üzere, yedi bâb ve yedi harf (lügat) üzerine inmiştir.
    Onun helâlini helâl kılınız!

    Onun haramını haram kılınız!

    Onda emrolunduğunuz şeyleri işleyiniz!

    Onda nehyolunduğunuz şeylerden sakınınız!

    Onun getirdiği temsillerden ibret alınız!

    Onun muhkemIeriyle amel ediniz!

    Onun müteşâbihlerine de iman ediniz ve ‘Rabbimizin katından bütün gelenlere iman ettik’ deyiniz!” buyurmuştur. [13]

    Abdullah b. Mes’ud:

    “İlim isteyen, Kur’ân’ı eşelesin

    Çünkü, öncekilerin de, sonrakilerin de ilmi onun içindedir! [14]

    Ben ne zaman size bir hadis haber versem, onun Kitabullah’ta doğrulayıcı delilini de haber vere­bilirim!” demiştir.

    Abdullah b. Abbas da:

    “Eğer benim yanımda bir devenin diz bağları yitecek olsa, muhakkak onu da Yüce Allah’ın Kitabında bulurum!” demiştir.

    Saîd b. Cübeyr de:

    “Bana Resûlullah Aleyhisselamdan hiçbir hadis erişmemiştir ki, onun doğrulayıcı delilini Kitabullah’ta bulmuş olmayayım!” diyor.

    İmam-ı Şafiî de bir kere Mekke’de:

    “İstediğinizi bana sorunuz! Kitabullah’tan onun cevabını size haber vereyim!” demişti.

    Kendisine:

    “An sineğini öldüren ihramlı hakkında ne diyeceksin?” diye sorulunca, İmam-ı Şafiî:

    “Bismiİlâhirrahmânirrahîm

    Peygamber size ne verdi ise onu alınız! Size neyi yasakladı ise ondan da sakınınız!” (Haşr. 7) âyeti­ni okumuş;

    “Huzeyfe b. Yeman’ın Peygamber Aleyhisselamdan bize rivayet ettiği hadiste:

    ‘Benden sonra Ebu Bekir ve Ömer b. Hattab’a uyunuz!’ buyurulmuş olup, Ömer b. Hattab’ın da ihramlının arı sineğini öldürmesini emrettiği haberi bize Târik b. Şihab’dan rivayet edilmiştir” diye cevap vermişti.

    Ebu Bekir b. Mücâhid bir gün:

    “Âlemde hiçbir şey yoktur ki, Kitabullah’ta bulunmasın!” deyince, kendisine:

    “Öyleyse, Kur’ân’ın içinde nerede hanlardan bahsedilmiştir?” diye soruldu.

    O da:

    “‘Meskûn olmayan ve içerisinde size ait meta bulunan beyitlere girmenizde size bir vebal yoktur’ (Nûr. 29) âyetindeki evlerden maksat, hanlardır” demiştir.

    İbn Burhan da:

    “Peygamber Aleyhisselam ne buyurdu ise, elbette o Kur’ân’da ya aynen vardır, ya da onun yakın veya uzak aslı vardır.

    Bu gerçeği ancak anlayışlı olanlar anlar, gözleri kapalı olanlar göremezler.

    Bunun gibi, onun her hükmündeki isabeti ve inceliği de, istekliler ancak görüşleri, çabaları ve anlayışları nisbetinde kavrayabilirler” demiştir.

    Daha başkaları da:

    “Allah’ın anlayış verdiği bir kimse için, Kur’ân’dan bulup çıkarmayı mümkün kılmadığı birşey yoktur” demişlerdir.

    İbn Fadl’a göre:

    “Kelâmullah’ın taşıdığı ilimlerin hakikatini ancak onun sahibi olan Yüce Allah ihata eder. Sonra da, Resûlullah Aleyhisselam kavrar.

    Cenab-ı Hakk’ın Kendisine tahsis ettiği ilimlerden başkasına ise, Resûlullah Aleyhisselamın dört halifesi ve büyük sahabisi Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali ile İbn Mes’ud ve İbn Abbas gibi sahabileri varis olmuşlardır. [15]

    Birgün, İbn Abbas’ınyanında ashabdan Huzeyfe b. Yeman bulunduğu sırada, adamın biri gelip İbn Abbas’a:

    “Yüce Allah’ın Şûra süresindeki ‘Hâ mîm ayn sîn kâf sözünün tefsirini bana haber ver?” der.

    İbn Abbas, adamın bu soruşundan hoşlanmaz, susar; ve sonra da, ondan, yüzünü başka tarafa çevirir.

    Adam sorusunu tekrarlar.

    İbn Abbas, yine cevap vermez ve yüzünü ondan başka tarafa çevirir.

    Adam üçüncü kez sorar.

    İbn Abbas yine ona cevap vermez.

    Bunun üzerine, Huzeyfe b. Yeman:

    “Buna sana ben haber vereyim. Anladım ki, o bunu söylemek istemiyor!” diyerek, bunun:

    Ehl-i Beytten Abdulilâh veya Abdullah diye anılan bir zât hakkında nazil olduğunu; kendisinin Şark nehirlerinden bir nehir üzerinde kurulu, nehrin ikiye ayırdığı şehir (Bağdat) üzerinde yerleşeceğini; Yüce Allah’ın onların hakimiyet ve saltanatlarının sona ermesine, devlet ve müddetlerinin kesilmesine izin verdiği zaman, üzerlerine geceleyin bir ateş salınacağına, sabahleyin sanki oradaki yerlerinde hiç bulunmamış gibi olacaklarına, yerlerini toplanan cebbar ve zalimlerin işgal edeceklerine işaret olduğunu söyler. [16]

    Bundan oniki asır önce, Hicrî 224 yılında doğan ve 310 yılında ölen İmam Taberî’nin tefsirine kay­dettiği bu haber, hem Kur’ân-ı Kerîm’in ne kadar mucizevî, ilmî derinlikler taşıdığını, hem de Ashab-ı Kiramdan bazılarının bu derinliklerden ne kadar yararlandıklarını ve hatta müteşâbih âyetlerin tefsiri er­ine bile vâkıf olduklarını göstermeye yeter. Filvaki, zamanımızda kral naibi Abdulilâh tarafından Bağdat’ta temsil edilen bu hanedanın, bir gece General Kâsım’ın yaptığı darbe ile yaylım ateşine tutu­larak, kadın erkek, çoluk çocuk hepsinin hayat ve saltanatlarına son verildiği görülmüştür.

    İbnü’n-Nedîm (vefatı: 378 H.) kendisinden önceki ilim adamlarından kimlerin Kur’ân-ı Kerîm’i tefsir ettiklerini; Kur’ân-ı Kerîm’in mânâları, müşkilleri, mecazlan, lügatları, lügatlarının garibleri, kıraat tarzları, noktaları, şekilleri, lamları, vakıf ve ihtidaları, maktu ve mevsulleri, elfâz ve mânâları, müteşâbihleri, mushaflandaki heceler, Kur’ân’ın cüzleri, Kur’ân’ın faziletleri, Kur’ân harflerinin Medinelilere, Mekkelilere, Kûfelilere, Basralılara, Şamlılara göre sayıları, Kur’ân’ın nâsih ve mensuhlan, âyet ve sûrelerin nüzul tar­ihleri, Kur’ân’ın hükümleri ve çeşitli mânâları., hakkında kimlerin hangi eserleri yazdıklarını uzun uzadıya açıklar. [17]

    Kur’ân-ı Kerîm müfessirlerinden Fahru’r-Râzî der ki:

    “Bir zamanlar, ‘Yalnız şu Fatiha sûresinin ihtiva ettiği faide ve nefiselerden on bin kadar mesele çıkanlması mümkündür!’ sözü dilimden çıkınca, bazı kıskançlarla birtakım bilgisizler ve inatçılar, beni de kendileri gibi isbatlayamayacağı iddialarda bulunur, söylediği sözü isbat kaydında bulunmaz adamlar­dan sandılar.

    Şu kitabı [Mefâtihu'l-gayb] yazmaya başlayınca, Fâtiha’dan o kadar mesele çıkarılabileceğinin mümkün bulunduğunu göstermek ve uyarılabilecekleri uyarmak için şu önsözü düzenledim. “[18]

     

    [1] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 251, Mâlik, Muvatta1, c. 2, s. 899, Vâkidi, Megâzî, c.3, s. 1103, Müslim, Sahih, c. 2, s. 890, Taberî, Târih, c. 3, s. 169, Zehebî, Megâzi, s. 589.

    [2] İbn İshak, c. 4, s. 251, Mâlik, c. 2, s. 899, Taberî, c. 3, s. 169, Zehebî, s. 589.

    [3] Nisa: 59.

    [4] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 451, Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 97, Müslim, c. 1,s.134.

    [5] Bedrüddin Ayni, Umdetu’l-kâri, c. 19, s. 13.

    [6] Bedrüddin Ayni, c. 19, s. 13, İbn Hacer, Fethu’l-bâri, c. 9, s. 5.

    [7] İbn Hacer, c. 9, s. 5.

    [8] Kadı lyaz, Şifâ, c. 1, s. 215-216.

    [9] Bedrüddin Ayni, c. 19, s. 13.

    [10] Râgıb, Müfredâtü’l-Kur’ân, s. 402.

    [11] H.Seyyid Şerif, Ta’rifât, s. 116.

    [12] Tirmizî, c. 5, s. 172-1 73, Dârimî, c. 2, s. 31 2, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 7, s. 164.

    [13] Hâkim, Müstedrek, c. 1, s. 553, İ bn Hacer, Metâlibu’l-âliye, c. 3, s. 284, .

    [14] Taberâniden naklen Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 7, s. 165, İbn Esîr, Nihâye, c. 1, s. 229, Bedrüddin Zerkeşi, Burhan,c. 1,5.454, İbn Hacer, Metalib, c. 3, s. 133.

    [15] Suyûtî, el-İtkân.c.2, s. 125-126.

    [16] Taberî, Tefsir, c. 25, s. 6.

    [17] İbnü’n-Nedim, Fihrist, s. 56- 65.

    [18] Fahru’r-Râzi. Tefsiru’l-kebir. c. 1. s. 3.

    M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/355-362.

    islam, islami sohbet, dini sohbet, dini chat, nur sohbet, islami sohbet odaları, dini sohbetler, dini sohbet odaları, dini sohbet siteleri

p_ayrac
  • 0 kez görüntülendi
  • Yorum Yok
Henüz yorum yapılmamış.
Sayfa 1 Toplam: 71234...Son Sayfa »

Dini Sohbet İslami Sohbet Dini Chat Dini Sohbet Odaları Bu tema Mehmet TÜRK tarafından düzenlenmistir. Hiçbir sekilde kopyalanamaz.